phone +90 850 840 48 63 email [email protected]

    Fin Eğitim Sistemi

    Yarının Eğitimi Zirvesi > Blog > Fin Eğitim Sistemi

    ÖĞRENMENİN GERÇEK SAHİBİ KİM? ALAN NOVEMBER – TEDx

    12 July 2018 |by yez18 | 0 Comments | blog, Fin Eğitim Sistemi

    Öğretmenler öğrencilerin bilgilerini güçlendirmelerine katkı sağlamak için içerik oluştururlar. Öğrenme sürecinde en önemli etken öğretmendir ve bu süreçte başroldedir.

    KEEP READING

    Marshall Rosenberg – Şiddetsiz İletişim

    25 June 2018 |by yez18 | 0 Comments | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    Yarının Eğitimi Ekibi her pazartesi sizler için kitap, film ve eğitim politikaları paylaşmaya devam ediyor. İlk kitap önerisi Marshall b. Rosenberg’e ait Şiddetsiz İletişim-Bir Yaşam Dili kitabı.

    KEEP READING

    Kemal Sayar – Maarif Meselesi

    15 November 2017 |by yez18 | Kemal Sayar – Maarif Meselesi için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , , ,

    Tolstoy, orduya katıldığında subaylardan birinin, yürüyüşte sırayı bozduğu gerekçesiyle bir askeri dövdüğüne tanık oluşunu anlatır. Tolstoy subaya şöyle der: “Kendin gibi bir insana bu şekilde davranmaktan utanmıyor musun? Hiç mi İncil okumadın?” Subay şöyle karşılık verir: “Peki, sen hiç mi Ordu Tüzüğü okumadın?” Bu sert yanıt, maddi olanın yönetimini ele geçirmeye çalışan tinsel insanın yüzüne bir şamar gibi inecektir daima… İnsanları maddi şeyleri elde etmeye yöneltenlerin adalet ve insafa ihtiyacı yoktur.

    Julien Benda, Aydınların İhaneti

    Şair, ‘biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük!’ diyor. Öğrenmek, tüzüklerin mantıksızlığını, insafsızlığını sorgulayabilmekle olur. Modern eğitim bize aynı torna tezgâhından çıkan ve üretilmiş bir hakikate kayıtsız şartsız inanç gösteren birörnek bireyler sunmak vaadinde. Bunun için de çocuklarımızın önüne konan yem, başarı. Başarı kültürü insan ruhunda en iyi ve en soylu olanı kışkırtmıyor; tahayyül veya estetik ve ruhani duyarlılığı beslemiyor. Nezaket, cömertlik, ihtimam ve merhameti yüreklendirmiyor. İnsan ruhunda sevgiyi ve hayatı diri tutan ne varsa ekonomik/teknokratik dünya görüşü onu yok ediyor. Daha fazla güç için başarı fikrini elimizin tersiyle itmeliyiz. Eğitim, mihver değiştirebilirse,  bize tabiatı ve çevreyi tahakküm altına almaktan önce kendi nefislerimizi zapt etmeyi öğretebilir.

    Öğrencilerin önüne koyduğumuz hedef, sosyal hiyerarşide üst basamaklara tırmanarak daha fazla güç kazanmak olmasın. İhtimam, ilgi ve merhamet; eğitimin olmazsa olmaz bileşenleri olarak, çocuklarımızı kendi vadilerinin ötesindeki insanlara, duyarlılıklara, acılara taşısın. Öğrenilen bilginin dünyanın hayrına kullanılması sorumluluğu da bir değer olarak aktarılabilsin.  Öğrenme yalnızca dört duvar arasına hapsedilirse, öğrenci pasifleştirilmiş olur. Tam aksine çarşıyı, pazarı, mabedi, kabristanı, doğumevini, tabiatı doğal öğrenme mekânları sayarak öğrencilerin hayatın meselelerini ilk elden, yüz yüze öğrenmeleri sağlanabilir. Ayrımcılık, ırkçılık, yoksulluk, eşitsizlik gibi toplumsal sorunlar, gündelik hayattan örnekler üzerinden, sınıfta tartışılabilmelidir. Öğrenciler hayatın içinde değişik meslek gruplarından insanlarla buluşup, onları doğal ortamlarında icra etikleri faaliyetin insani inceliklerini dinleyebilmelidir.

    Çocuklarımızı ‘doldurulacak kap’ olarak gördüğümüzde onların hayatın daha karmaşık meseleleri için fikir yürütmekten aciz, test başarısına odaklı, öğrenmek değil sonuç almak için yarışan yarış atlarına dönüştürüyoruz. Onlara bedenleriyle düşünmeyi öğretelim! Onlara soru sormayı, mevcut olana dair sorgulama yapmayı, farklı ve daha zengin biçimlerde düşünebilmeyi öğretelim! Onlara nasıl öğrenebileceklerini öğretelim. ‘İnsanların çoğu ömürleri boyunca yeteneklerinin ne olduğunu bilmeden yaşıyorlar’ diyor Ken Robinson, ‘Bu kadar çok genç insanın eğitimden umudunu kesmesinin nedeni, aldıkları eğitimin ruhlarını, enerji ve tutkularını beslemiyor olması’. İnsan kaynağını israf etmek yerine, onu daha da zenginleştirerek, en derinlere gömülü yetenekleri açığa çıkaracak bir eğitime ihtiyacımız var.

    Dünyanın daha fazla ‘başarılı’ insana ihtiyacı yok. Daha çok hikâye anlatıcısına, daha çok barış gönüllüsüne, gönül tamircisine, sevgi taşıyan insana ihtiyacı var. Dünyayı daha yaşanılası ve insancıl kılacak ahlaki cesareti gösterebilecek insanlara ihtiyacı var. Bütün bunların da modern kültürün tanımladığı biçimiyle, başarıyla ilgisi yok. Özerklik ve keşif ödüllendirilseydi ‘en iyi’ veya ‘başarılı’nın tanımları da değişirdi. Çocuklarımıza nasıl bir dünya bıraktığımız kadar dünyaya nasıl çocuklar bıraktığımız da önemli. Eğitim sadece bizim bireysel geleceğimizle ilgili değildir, fakat aynı zamanda içinde bulunduğumuz topluma karşı da borcumuzdur. Dolayısıyla hayatı, hayatın içindeki renk ve çeşitliliği korumak da eğitimin vazifeleri arasında sayılmalıdır. “21. yüzyılın cahilleri” diyor Alvin Toffler, “öğrenemeyen, yeri geldiğinde öğrendiğini unutup sonra yeniden öğrenemeyen kişileridir!” Kendi rahat alanlarının dışına çıkmaya cesaret edebilen, dirençli, dünyayı ve diğer insanları merak eden nesillere ihtiyaç var. Yenilik arayışı, merak, direnç ve merhamet. Bunları beslemekle toplumun hayat damarlarını beslemiş, toplumun ihtiyacını önemseyen nesiller yetiştirmiş oluruz. Bu temel hasletleri kazandırmadığımız her öğrenci, korku için uygun bir fidelik olur ve korku da nefret ve kutuplaşmayı besler.

    Eğitim öğrenciler için uyarıcı ve eğlenceli hale getirilmeli ki ondan hoşlansın ve alabileceklerinin en fazlasını alsınlar. Oyunu okulun orta yerine getirmeliyiz, çocuklarımızın en çok oynarken öğrendiğini unutmadan. Her öğrenci değişik biçimlerde yeteneklidir ve iyi bir eğitim sistemi bu yeteneklerin daha da geliştirilmesine kapı aralar. Eğitim çocuklarımıza hayatlarını kazanmak için bir hüner veya meslek öğretmenin yanı sıra neyin uğruna yaşamaya değer olduğu sorusuna bir cevap buldurabilmelidir. Dünya denen uzay kapsülünde her birimiz diğerine bağlı ve bağımlı olarak yaşıyoruz. Çocuklarımıza çitin öte yanında öcüler olduğunu öğretmek yerine, dağın öbür tarafında bizimle kan ve gözyaşlarının rengi aynı başka insanların olduğunu öğretmeliyiz. “Biz”in içini genişletmeliyiz.  Kırılgan ve ölümlü bir dünyada yekdiğerimize ve tabiata ihtimam göstererek yaşamayı telkin edebiliriz.

    Merakın, tecessüsüsün, sorgulamanın, kurulu düzene itirazın kolaylaştırılmadığı bir eğitimin kime ne faydası olabilir bilmiyorum. Kısa dönem belleğine olabildiğince çok test sorusu alan gençlerin ‘başarılı’ sayıldığı bir sınav sistemi, sadece elverişli robotlar üretir. Bu eğitim sistemine çarpan nice kazazedenin özgüvenleri erken yaşta yara alıyor, anne ve babalarla çocukların ilişkisi dumura uğruyor. TEOG’un kaldırılması çok isabetlidir ve Türkiye’de öğrenme şevk ve heyecanını (süreç odaklı öğrenme), sadece fayda sağlayacak özümsenmemiş bilgiye (sonuç odaklı öğrenme)  indirgemiş kabız bir sistemi de, umulur ki zaman içinde tedip edecektir. Eğitimin şart olduğu yönündeki klişe sözleri, dilimize her seferinde yeni bir tat veriyormuşçasına ağzımızda yuvarlayıp duruyoruz ama onun neyi aktarabildiğini hiç konuşmuyoruz bile. Sınav ve sonuç odaklı eğitim, çocuklarımızın yaşıtlarını birer rakip gibi algılamalarına yol açıyor ve onları birlikte öğrenmenin coşkusundan alıkoyuyor.

    Şimdi iki hatıra: Çeyrek asır önce Londra’da ünlü Guys’ Hospital’de (Çocuk Hastanesi) çocuk psikiyatrisi stajımı yapmıştım. Orada geçirdiğim ilk ay, dile yeterince hâkim olmadığımı düşündüğüm için toplantılarda pek konuşmadım. Bir ay sonra kulağımın iyiden dolgunlaştığını hissettiğim ve konuşulanları eksiksiz anladığıma kanaat getirdiğimde dilim de çözüldü. Bir olgu tartışmasında başasistanımızı epey bir sıkıştırdım ve tartışılan hastamız için yeni sayılabilecek bazı fikirler ileri sürdüm. Hararetli bir tartışma yaşandı. Galiba biraz fazla konuşmuştum, keşke çenemi tutsaydım! Bölüm başkanı olan profesör toplantı bitiminde beni odasına çağırdı. İşte şimdi paparayı yiyecektim! Sen misin kaç yıllık başasistana ve oradaki hocalara kafa tutan? Profesör, yanına gittiğimde babacan bir edayla karşıladı beni: ‘Kemal’ dedi, ‘Bugünkü konuşmalarından hepimiz çok yararlandık. Lütfen daha fazla konuş!’ Farklı, eleştirel ve aykırı olana yer açan bir eğitim, kendi safralarını da temizlemeye adaydır. Ruhi tekâmül böyle olur.

    Geçen yıl tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerime ders anlatıyordum, bahis depresyondu. Sınıfta Avrupa ülkelerinden gelen öğrencilerimiz de oluyor, nitekim birisi İtalyan’dı ve ona İtalyan şair Leopardi’yi sordum. Duymamıştı ama internet üzerinden bulacağı bir şiirini bize kendi dilinde okuması ricamı da kırmadı. Öğrencilerimle birlikte lisanın müziğini hissetmek istemiştim. Sonra, sınıfa döndüm ve ‘her biriniz, tek tek sevdiği bir şairden bir dize okusun lütfen’ dedim. Kimi seviyor ve kimi aklınızda tutuyorsanız ondan bir dize. Şaşkınlık uyandırıcı bir durum ama yaklaşık elli kişilik sınıfta çıt yoktu. Bu kadar öğrencinin içinden bir dize okuyabilen çıkmadı. Bu gençler uzun saatler boyunca masa başında dirsek çürütüp yüksek puanlar alarak bu fakülteye geliyorlar. Üç yıl sonra doktor olarak mezun olacaklar ve bir dizeyi akıllarında tutamadıkları gibi, görünen o ki kendi alanları dışında pek az okuyorlar. Bana sorsanız tıp fakültelerinin ilk sene tedrisatı içine, edebiyat, şiir, felsefe, antropoloji ve sinema dersleri koyarım. İnsan ıstırabını tanımayan kişi, hekim değil musluk tamircisi olur.

    Sınav maratonu içinde, hayatta neyin daha önemli olduğunu ve ‘anlam tutulması’ndan nasıl kurtulacaklarını bilemeyen, göremeyen, hissedemeyen gençler. Kenarda kalanların, daha çok soru ezberleyemediği için yarıştan düşenlerin sessiz utancı. Anne babaların birbirine dirsek atmalarla giden ve korkunç bir isteriye dönüşen yarışı. Çocukların hayatının ortaya pey olarak sürüldüğü bir kumar. TEOG’u buharlaştırmakla iyi yapıyoruz, hiç olmazsa ortaokulda çocuklarımızı bu eziyetten kurtaralım. Hayata dönmeyen bilgiyi atıverin çöp sepetine! Bunun yerine çocuklarımıza bir metnin, bir dizenin, bir tablonun güzelliğini keşfetmeyi öğretebiliriz. Matematiği eğlenceli bir oyuna dönüştürebiliriz.  Onları hayatın ortasına çıkarıp dünya ve anlam üzerine düşünmeye davet edebiliriz. Ellerini kullanarak, bedenlerini hareket ettirerek bir şeyler öğrenebileceklerini, hayata açılarak büyük deneyimlerden büyük dersler talim edeceklerini onlara gösterebiliriz. Burada iyi öğretmenlere ihtiyacımız var. Öğrencilerinin yeteneklerini fark ederek onlardaki merak, heves ve tutkuyu kamçılayan öğretmenler. Bilgiyi birlikte keyifli bir keşif süreci olarak yaşayan ve yaşatan öğretmenler. Mesleğine yüreğini koymuş, işini aşk ve şevk ile yapan ‘iman şövalyeleri’.  Ve elbette, pırıltılı öğretmen ve öğrencilerin yolunu kesmeyecek ‘irfan sahibi’ bir maarife ihtiyacımız var.

     

    *Bu yazı Gerçek Hayat sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Neden Oğluma Asla Zeki Olduğunu Söylemeyeceğim?

    11 November 2017 |by yez18 | Neden Oğluma Asla Zeki Olduğunu Söylemeyeceğim? için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    5 yaşındaki oğlum okumayı yeni öğrendi. Her gece, beraber yatağına yatıyoruz ve o bana kısa bir kitap okuyor. Her akşam kaçınılmaz bir şekilde, problem yaşadığı bir kelimeye takılıp kalıyor. Dün geceki kelime “minnetle” idi. Oldukça eziyetli geçen bir dakikanın sonunda kelimenin anlamını buldu. Sonra bana dönüp: “Baba, bu kelimeyle nasıl mücadele ettiğimi gördüğün için memnun değil misin? Sanırım beynimin büyüdüğünü hissedebiliyorum.” Gülümsedim: Oğlum şu anda “büyüyen bir zihni” ortaya çıkaran en temel belirtileri kelimelere döküyordu. Ama bunun farkında bile değildi.

    Bir süredir, birkaç yıldır okuduğum bir araştırmayı hayata geçirmeye çalışıyorum: Zaten iyi olduğu şeyler konusunda oğlumu övmemeye, sadece zor bulduğu şeyler konusunda azim gösterirse onu övmeye karar verdim. Ona zorluklarla mücadele ettiğinde beyninin büyüdüğünü söyledim. Zihnin öğrenme davranışları alanındaki derin araştırmalar ve oğlumla yaşadığım kişisel deneyimlerim sayesinde, öğrenmeye karşı geliştirilen davranışların, öğrettiğimiz her şeyden çok daha önemli olduğuna hiç olmadığım kadar ikna oldum.

    Araştırmacılar uzun bir süredir beynin bir kas gibi çalıştığını biliyor: Ne kadar çok kullanırsan, o kadar çok büyür. Araştırmacılar, nöral bağlantıların en çok, kolay şeyler yaparak sürekli başarı kazandığımızda değil, zor bir şeylerle uğraşırken hata yaptığımızda oluştuğunu ve derinleştiğini söylüyor.

    Ancak maalesef herkes bunun farkında değil. Stanford Üniversitesi’nden Dr. Carol Dweck uzun yıllardır öğrenme karşısında insan zihninin davranışlarını araştırıyor. Dweck insanların çoğunun iki zihin davranışını sergilediğini bulduğunu söylüyor: Sabit ya da büyüyen.

    Sabit zihin yapıları, yanlış bir şekilde, insanların ya zeki olduğuna ya da zeki olmadığına ve zekanın genlerle sabitlendiğine inanır. Büyüyen zihin yapıları olan insanlar ise, doğru bir şekilde, kapasitenin ve zekanın çaba, mücadele ve hatalarla büyüdüğüne inanır. Dweck’e göre sabit bir zihin yapısı olanlar, başarı olasılığı yüksek olan işler için çaba gösterirken, mücadele etmek zorunda kalabilecekleri işlerden kaçınırlar. Bu da öğrenmelerini kısıtlar. Büyüyen bir zihin yapısı olan insanlar ise, mücadelelere kucak açar ve azim ve çabanın öğrenme sonuçlarını değiştirebileceğini anlarlar. Tahmin edebileceğiniz gibi ikinci grup, kendini aktif bir şekilde daha fazla zorlar ve entelektüel olarak daha çok büyür.

    İyi haber ise şu: Zihin davranışları öğretilebilir, çünkü değişebilirler. Esas heyecan verici olan Dweck ve diğerlerinin bu konuda çeşitli teknikler geliştirmiş olmaları. İletişimdeki küçük değişimler ya da görünüşteki zararsız yorumlar bile bir insanın zihin yapısında oldukça uzun süreli etkiler yaratabilir. Örneğin, birinin doğuştan gelen bir özelliğini ya da yeteneğini övmek (“Ne kadar zekisin!”) yerine birinin yaşadığı bir süreci övmek (“Bu problemle mücadele etme şeklin çok hoşuma gitti”), kişide büyüyen bir zihin davranışını güçlendirmenin bir yoludur. Süreci övmek, gösterilen çabayı onaylar; yeteneği övmek, kişinin sabit bir özelliği dolayısıyla başarılı olduğu (ya da olmadığı) fikrini güçlendirir.

    Bunu Khan Akademi’de de gördük. Öğrenciler, beynin bir kas gibi olduğunun altını çizen ve azim ve cesaretlerini öven mesajlara maruz kaldıktan sonra Khan Akademi’de öğrenmeye daha fazla zaman ayırıyor.

    İnternet büyüyen bir zihin yapısına sahip bir kişi için cennettir. İnternet, zihninizi büyütmenize yardım edecek sonsuz bir içeriğe benzeri görülmemiş bir erişim sunar. Yine de toplum, büyüyen zihin yapıları daha fazla yaygınlaşmadan, bu olanağı sonuna kadar kullanmayacaktır. Peki ya bu durumu tamamen değiştirsek? Zihnimizdeki tüm araçları sevdiğimiz tüm insanlarda büyüyen bir zihin yapısı oluşturmak için kullansak? Bu çok önemli bir bilgi. Bu bilgiyi, çocuklarınızla nasıl iletişim kurduğunuzdan iş yerindeki takımınızı nasıl yönettiğinize, yeni bir dili ya da müzik aletini çalmayı nasıl öğrendiğinize kadar her şeye uygulayabilirsiniz. Eğer toplum bir bütün olarak öğrenme mücadelesini anlasa, bunun global insan potansiyeli açısında ne anlama geleceğini bir düşünün…

    Ve şimdi size bir sürpriz: Bu makaleyi okuyarak, siz de büyüyen zihin davranışları geliştirme konusunda çok büyük bir adım attınız. Araştırmaya göre araştırmanın kendisine maruz kalmak bile (örneğin, beynin sorulara doğru değil yanlış cevaplar vererek büyüdüğünü bilmek) kişinin zihin davranışlarını değiştirebilir. Yapabileceğiniz bir başka şey ise bu bilgileri başkalarıyla paylaşmak. Bu yüzden öğrenme mücadelesini öven bir video hazırladık.

    Oğlum ya da başka birisi bana öğrenme ile ilgili soru sorduğunda, onların sadece tek bir şey bilmelerini istiyorum: Mücadeleye ve hatalara kucak açarsanız, her şeyi öğrenebilirsiniz.

    Salman Khan

    [youtube id=”xK_Ghkxz6ck”]

     

    *Bu yazı Huffington Post sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Ken Robinson: “Yaratıcılık Her Şeyin İçinde Var, Özellikle Öğretmenliğin”

    11 November 2017 |by yez18 | Ken Robinson: “Yaratıcılık Her Şeyin İçinde Var, Özellikle Öğretmenliğin” için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi

    Size yaratıcılıkla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Aslında bu konu hakkında şimdiye dek çok şey söyledim, çok şey yazdım. Yaratıcılık: Aklın Sınırlarını Aşmak isimli kitabımda, yaratıcılığın doğasını ve bunun sanat, bilim ve insan başarısının diğer alanları ile ne kadar ilgili olduğuna dair bazı detayları ele aldım. 1997 yılında İngiliz hükümeti benden, 5’ten 18 yaşa kadar süren okul sistemi boyunca yaratıcılığın nasıl geliştirilebileceğine dair tavsiyeler vermek üzere ulusal bir komisyon toplamamı istedi. Bu grup, eğitimde yaratıcılığın doğasını ve kritik önemini anlatmak üzere bilim insanlarını, sanatçıları, eğitimcileri ve iş dünyasının liderlerini ortak bir misyon etrafında bir araya getirdi. Yayınladığımız rapor, bunu uygulamada nasıl başarabileceğimize dair detaylı önerilerimizi içeriyordu. Önerilerimiz, okullardan hükümete, eğitimin her kademesinde çalışan insanlara hitap ediyordu.

    Yaratıcılığın tarif edilemeyeceğinden bahsediliyor bazen. Bence tarif edilebilir. İşte benim, bu rapor için yaptığımız çalışmaya dayanarak yaptığım tarif: Yaratıcılık, değeri olan özgün fikirler üretme sürecidir.

    Yaratıcılık deyince akıldan çıkarılmaması gereken iki kavram daha var: Hayal gücü ve inovasyon. Hayal gücü yaratıcılığın kökenidir. Yaratıcılık hayal gücünüzü çalıştırmak demektir. Hayal gücünün uygulanmış halidir. İnovasyon yeni fikirleri hayata geçirmektir. Yaratıcılıkla ilgili pek çok mit vardır. Bunlardan bir tanesi sadece özel insanların yaratıcı olduğu, bir diğeri ise yaratıcılığın sadece sanatla ilgili olduğudur. Üçüncüsü yaratıcılığın öğretilemeyeceği, dördüncüsü ise yaratıcılığın sadece bastırılmamış bir şekilde “kendini ifade etme” ile ilgili olduğudur.

    Bunların hiçbiri doğru değil. Yaratıcılık, hepimizin insan olmanın meziyeti olarak sahip olduğu pek çok güçten geliyor. Yaratıcılık insan hayatının tüm alanlarında mümkün: Bilimde, sanatta, matematikte, teknolojide, gastronomide, öğretmenlikte, politikada, iş hayatında, aklınıza gelen daha sayısız alanda. Ve insanın çoğu kapasitesi gibi yaratıcı güçlerimiz de geliştirilebilir. Bunu yapmak, beceri, bilgi ve fikirsel anlamda uzmanlık kazanmayı içerir.

    Ken-Robinson-Creative-schools-cover
    Ken Robinson’ın iki gün önce çıkan yeni kitabı “Yaratıcı Okullar”. (Henüz Türkçe’ye çevrilmemiştir.)

    Yaratıcılık, yeni düşüncedir. Tüm insanlık için değil belki ama o kişi için mutlaka yepyeni bir fikir olmak zorundadır. Yaratıcılık aynı zamanda üzerinde çalıştığınız şeyin – bir teori, bir tasarım ya da bir şiir – iyi olup olmadığına dair eleştirel yargıda bulunmayı da gerektirir. Yaratıcı çalışma genellikle tipik evrelerden geçer. Bazen sonuçta ulaştığınız şey, ilk başladığınızda aklınızda olan şey değildir. Yaratıcılık çoğunlukla, yeni bağlantılar kurmayı, disiplinleri birbiriyle kesiştirmeyi ve metafor kullanmayı içeren dinamik bir süreçtir. Yaratıcı olmak sadece kalıpları yıkacak derecede alışılmadık fikirlere sahip olmak ve hayal gücünün özgürce akmasına izin vermek demek değildir. Tüm bunları içerebilir, ama aynı zamanda yaptığın şeyi geliştirmeyi, test etmeyi ve ona odaklanmayı da içerir.

    Bireye ait olan bölümü özgün düşüncedir, ancak aynı zamanda “yarı mamulün” doğru şekillenip şekillenmediğine ve uğraşmaya değip değmeyeceğine – en azından onu üreten insan için – yönelik eleştirel yargıyı da gerektirir.

    Yaratıcılık disiplin ve kontrolün tersi değildir. Aksine her alandaki yaratıcılık, derin bilgiyi ve yüksek düzeylerde pratik beceriyi gerektirebilir. Yaratıcılığı geliştirmek, her öğretmen için en ilginç mücadelelerden biridir. Yaratıcı çalışmanın gerçek dinamiklerini anlamayı gerektirir.

    Yaratıcılık, başlamadan önce gerekli olan tüm becerileri öğrenmek zorunda olduğunuz doğrusal (linear) bir süreç değildir. Herhangi bir alandaki yaratıcı çalışmanın beceri ve bilgi uzmanlığı gerektirdiği doğrudur. Ancak bunların yaratıcı çalışma başlamadan önce edinilmesi gerektiği doğru değildir. Sadece ve diğer her şeyden soyutlanmış bir şekilde becerilere odaklanmak, tüm disiplinlerde ilgiyi öldürebilir.

    Sayıların güzelliği ile ilgili insanlara ilham vermek konusunda hiçbir işe yaramayan bitmek bilmez ezber çalışmaları, pek çok insanı hayat boyu matematikten soğutmuştur. Ve yine pek çok insan sadece müzik sınavlarını geçmek için isteksizce nota ölçülerine çalışarak yıllarını geçirmiş, sınavı geçer geçmez de enstrümanını bir kenara atmıştır. Yaratıcılığın gerçek itici gücü, keşfetme açlığı ve o çalışmanın kendisine duyulan tutkudur. Öğrenciler öğrenmek için motive olduklarında, çalışmayı bitirmek için ihtiyaç duydukları becerileri doğal olarak kazanırlar. Yaratıcı tutkuları arttıkça, uzmanlıkları da artar. Futboldan kimyaya kadar bütün disiplinlerdeki iyi eğitimde, bu sürecin izlerini bulabilirsiniz.

    Bu yazı BÜMED MEÇ OKULLARI tarafından desteklenmektedir.

    meclogo1

     

     

     

     

     

     

    *Bu yazı KQED News sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Silikon Vadisi Yöneticilerinin Çocukları Neden Teknoloji Girmeyen Bir Okula Gidiyor?

    11 November 2017 |by yez18 | Silikon Vadisi Yöneticilerinin Çocukları Neden Teknoloji Girmeyen Bir Okula Gidiyor? için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    Günümüz çocukları teknolojinin içine doğuyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Şimdi bu durumu anne babaların nasıl yorumladığını daha iyi anlamak için başka bir gerçeği daha ortaya koymak lazım: Biz teknolojinin içine doğmadık. Hepimiz yaş kemale erdikten sonraki dönemde, yani lise ve üniversite yıllarında ya da iş hayatına yeni atıldığımız dönemlerde tanıştık teknolojiyle. Belki bu yüzden küçücük çocukların hatta el kadar bebelerin teknolojiyle ilişki kurmasından şaşkınlıkla karışık -ilk kez gördüğümüzden olsa gerek- tuhaf bir zevk alıyoruz.

    Çok farklı ve zeki bir nesil yetişiyor duygusu kaplıyor içimizi. Belki bu yüzden bir sürü anne baba, “Oğlum 3 yaşında tam bir profesyonel Google kullanıcısı”, “Bizimkinin mouse kullanmasını bir görsen inanamazsın” gibi tuhaf gururlanmalar yaşıyor.

    Şükürler olsun ki, çocukların gelişim çağında teknolojiye (bilgisayarlar, cep telefonları, tabletler) uzun saatler maruz kalmasının zararlarıyla (gelişimi ve öğrenmeyi olumsuz etkilemesi, obezite ve saldırganlığa sebep olması, radyasyon emisyonu vs.) ilgili çok sayıda araştırma yayınlandı. Ancak, buna rağmen çocuğunu teknolojiden uzak tutmak için çaba gösteren çok az sayıda anne baba var. Aksine çocuğuna dördüncü ya da beşinci yaş gününde tablet almayı hayal eden anne baba sayısı hiç de az değil.

    Sonuç olarak, teknolojiyle çok geç yaşta tanıştığımızdan ve kendimizi pek zeki bulmadığımızdan olsa gerek, küçük bir çocuğun harika bir internet kullanıcısı olmasını yüksek zeka göstergesi olarak algılamaya devam ediyoruz.

    Bu okulda hiç teknoloji yok

    New York Times’ta yayınlanan ve önemli tartışmalara sebep olan bir makale, zeka ve teknoloji kullanımı arasındaki ilişkiye en sağlam darbeyi vurmayı başardı. Dünyada ve ülkemizde pek çok ilkokul, sınıflarını bilgisayarlarla donatma konusunda acele edip bu konuda birbiriyle yarışa dursun, teknolojinin ana vatanı Silikon Vadisi’nin göbeğinde E-Bay, Google, Apple, Yahoo ve Hewlett-Packard gibi teknoloji devlerinin çocuklarını göndermeyi tercih ettikleri bir okul, kendini teknolojiden tamamen arındırmayı seçiyor. Bu okul, Waldorf School of the Peninsula.

    Bu okulda hiç teknoloji yok. Bilgisayar ekranı ya da akıllı tahtalar yerine eski karatahtalar, tebeşirler, kağıt ve kalem var. Öğrenmenin diğer temel malzemeleri ise örgü ve dikiş iğneleri ve bazen de çamur. Bunun dışında bolca oyun odaklı öğrenme ve hikaye anlatma var.

    El becerisi zekaya dönüşüyor

    Google’ın bir üst düzey iletişim bölümü çalışanı olan Alan Eagle, New York Times’a yaptığı açıklamada “App uygulamasının ya da iPad’in çocuğuma okumayı ya da matematiği daha iyi öğreteceği fikri çok komik” diyor. 5.sınıfa giden kızı henüz Google kullanmayı bilmiyor. Bunun yerine kızı, sınıfındaki diğer çocuklar gibi dikiş becerilerini güçlendirmeye çalışıyor.

    Hedefleri birgün kendi çoraplarını dikebilmek. Waldorf eğitim sistemine göre problem çözme ve matematik becerisi, örgü örmek, makas ya da bıçak kullanmak gibi ufak el becerileriyle gelişiyor. El becerileri ve atlama, zıplama, tırmanma gibi hareket becerileri, 7 yaşından sonra zekaya dönüşüyor.

    Teknoloji becerisini fazlasıyla büyüten günümüz ebeveynlerinin aksine Alan Eagle’a göre teknolojiyi kullanmayı öğrenmek, dişleri fırçalamayı öğrenmek kadar kolay. “Google’da ve diğer her yerde, teknolojiyi, zekası en düşük insanın bile rahatlıkla kullanabileceği kadar basit hale getiriyoruz. Çocuklarımız büyüdüğünde teknolojiyi kullanmayı becerememeleri gibi bir şey söz konusu bile olamaz” diye özetliyor anne babaların yere göğe koyamadıkları teknoloji becerisini Eagle.

    Waldorf sistemi neredeyse 100 yıllık bir eğitim sistemi ancak bilgisayar konusunda tartışma yaratmaya daha yeni başladı. İyi ki de başladı. Çok daha karmaşık hareketler yapabilen çocuğunuzun mouse kullanmak kadar basit bir hareketiyle gurur duymayı bir kenara koyup, onu dikiş dikmek, makas kullanmak gibi pek önemsemediğiniz, oysa çok daha fazla zeka gerektiren el becerileri konusunda yüreklendirmenin zamanı geldi de geçti bile.

    Demet Sunar Caferzat

     

    *Bu yazı Eğitimpedia sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Çocukların Neden Felsefe Öğrenmesi Gerekiyor? Evet, Felsefe.

    11 November 2017 |by yez18 | Çocukların Neden Felsefe Öğrenmesi Gerekiyor? Evet, Felsefe. için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    Okul çocuklarının filozof olmaları gerektiği fikri, okul yönetim kurulları, öğretmenler, ebeveynler ve filozoflar tarafından benzer şekilde alay konusu edilecektir. Kimileri çocukların felsefe yapıp yapamayacağını sorgulayacaktır. Kimilerinin ise konuya aşinalığı tamamen tesadüfi olduğu için muhtemelen bunun yararsız ötesi bir şey olduğunu düşünecektir.

    Oysa bu yaklaşımların her ikisi de gerçeklikten tamamen uzak. İşin aslı, hem çocuklarımızın hem de toplumumuzun bir bütün olarak gelecekteki iyiliği için hiçbir şey çocuklarımızın filozof olmayı öğrenmeleri kadar önemli olamaz.

    Çocuklara felsefeyi, üniversitede karşılaşacakları şekliyle öğretmemiz gerektiğinden bahsetmiyorum. Ergenlerin, Platon’un idealar kuramı ya da Kant’ın zorunluluk kategorisi üzerine yazılmış tezlerin derinlerine inmelerine ihtiyaçları yok. (Bu tür bir çalışma da çok değerli bence ve bir şekilde lise eğitimine dahil edilmeli. Ancak bu başka bir yazının konusu.) Benim kafamdaki şekliyle felsefe, filozof John Dewey’in deyimiyle, sınıfı toplumun “embryo haline” dönüştürerek çocukların daha iyi birer yurttaş olmalarını sağlıyor.

    Bunun neden çok önemli olduğunu anlamak için politik söylemlere bakmanız yeterli. Ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, ekonomik eşitsizlik, şiddet, ulusal ve uluslararası terör ve benzeri sorunlara yönelik yapılan konuşmalar, yetişkin olarak yaşadığımız “fonksiyon bozukluğunun” açık bir göstergesi.

    Pew Araştırma Merkezi’nin Amerikan toplumuna yönelik yaptığı bir araştırmanın sonuçları, rahatlıkla Türkiye’ye de uyarlanabilecek durumda. Raporda, toplumdaki politik kutuplaşmaya yönelik şunlar söyleniyor:

    “Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ideolojik çizgiler açısından iyice bölünmüş durumdalar. Partililerin, partiler arası nefreti, son yirmi yılda hiç olmadığı kadar derinleşti ve yaygınlaştı. Bu eğilimler, hem politikada hem de günlük hayatta kendini sayısız şekilde gösteriyor.”

    Sanırım çoğumuz toplumun gerekli bir uzlaşma olduğunun bilincindeyiz. Eleştirel düşünme ve etkili iletişimin, toplumun “başarısı” için en temel erdemler olduğu fikrine gönülden inanmasak bile en azından destek vermeliyiz. Ve yaşlandıkça, çoğumuz yeni bilgilere, yeni bilimsel kanıtlara ve yeni fikirlere çok daha az açık olma eğilimine giriyoruz. Ama gerekli erdemleri çocuklarımıza eğitim (ilkokul, ortaokul ve lise) yoluyla aşılayabiliriz ve aşılamalıyız da.

    “Güçlü çocuklar yetiştirmek, sorunlu yetişkinleri onarmaktan daha kolaydır” diyor Frederick Douglass. Konuya bu açıdan bakarsak, çocuklarımızın filozof olmaları bir zorunluluktur.

    İnsanlar “felsefe” kelimesini duyduklarında, akıllarına ilk olarak bir dizi rehber ilke ya da genel bir dünya görüşü gelebilir. Emekli bir general vatansever bir felsefeyi savunurken, bir rap şarkıcısı hayata karşı tamamen farklı bir tutumumuz olması konusunda bizi teşvik ediyor olabilir. Ancak akademik felsefe, hayatın büyük soruları ile ilgili kavramları ve görüşleri netleştirmek ve analiz etmekle uğraşan bir sosyal bilimler disiplinidir.

    Temel odak, sorular sormaktır, çünkü Sokrates’in dediği gibi felsefe merakla başlar. Sadece kendimize soru sormayız. Başkalarına yani toplumumuzu oluşturanlara da sorular sorarız. Felsefenin, insanın bol bol oturup kendi kendine düşünmesini gerektirdiği doğrudur. Ama bakın Amerikalı filozof Matthew Lipman ne diyor:

    “Felsefe merakla başlar ve anlamayla sonuçlanır ya da hatta az da rastlansa, bilgelikle. Ancak bu süreç boyunca sıkı ve yorucu bir etkinlik gerekir. Bu etkinlik genelde diyalog şekline gerçekleşir.”

    Diyalog anahtardır çünkü ancak o zaman varsayımlarımıza, akıl yürütmelerimize ve vardığımız sonuçlara meydan okunabilir. Ancak o zaman daha iyi düşünmeyi öğrenebiliriz. Ve sıkı entelektüel diyaloglar yoluyla iyi birer düşünür olma sürecinde çocuklarımız aynı zamanda iyi birer yurttaş da olabilirler.

    Lipman, 1960’larda Columbia Üniversitesi’nde felsefe öğretirken öğrencilerinin dünyayı değiştirme konusunda son derece tutkulu olduklarını ama sağlam akıl yürütme ve iyi muhakeme becerilerinin eksik olduğunu gördüğünü söylüyor. Lipman, düzgün düşünmeyi öğrenmek için üniversitenin biraz geç olduğunun da farkına vardığını söylüyor. Ve tam da bu amaçla Çocuklar İçin Felsefe hareketini başlatıyor.

    1980’lerin başında, Lipman’ın yeni müfredatının sonuçları oldukça umut verici ve aynı zamanda çok önemliydi: Çocuklar hevesle felsefe yapıyorlardı. İlk kez, çocukların bir anlamda filozof olabileceklerine dair (prensipte de olsa) bir kanıt vardı.

    Çocukların doğuştan filozof olduğunu iddia eden Stephen Law şöyle diyor:

    Felsefi konular hakkında felsefi tartışmalar yapanlar – uzmanların ustalığında bir performans göstermeseler bile – gerçekten de felsefe yaparlar. Bu disiplinin kurallarına ve standart uygulamalarına uydukları takdirde herkes, hatta çok çok küçük çocuklar bile felsefe yapar.

    Çocuklar İçin Felsefe pedagojisini ortaya koyan Lipman’dan itibaren bütün diğer filozoflar önceliği her zaman diyolağa verdiler. Bu model içinde çocuklar, yaparak öğrendikleri bir tür felsefi çıraklık döneminden geçiyorlar. Öğretmenin görevi, öğrencilerin sorgulamalarına rehberlik etmek, akıl yürütmelerinin niteliğine dikkat etmelerini ve eşitlik ve karşılıklı saygı şartlarını yerine getirdiklerinin farkına varmalarını sağlamak.

    Çoğulcu toplumlarda ya da toplumsal kutuplaşmanın yoğun olduğu toplumlarda, felsefeyi eğitimin bir parçası haline getirmek toplumun gelişimi açısından umut verici bir yaklaşım olabilir. Çocukların tıpkı filozofların kendi fikirlerini başkalarıyla tartışmalarındaki gibi katılımcı toplumsal bir tavrı deneyimlemeleri (ve evet bundan keyif almaları!), sosyal ve politik hayatta ortaya çıkan sayısız konuyu değerlendirebilmelerini sağlayacaktır. Ve kendileriyle aynı fikirde olmayanlarla, onlara mümkün olduğunca saygı göstererek iletişim kurmalarına yardım edecektir.

    Eğer ikinci sınıftaki çocukları birer Sokrates’e dönüştürmek konusunda başarılı olamazsak, çocuklarımız yetişkin olduklarında hayatlarını kazanmak konusunda birer uzman olsalar da sivil bir toplum yaratma konusunda yetersiz kalacaklardır.

     

    *Bu yazı Washington Post sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Endüstri 4.0 Tamam. Peki Ya Eğitim 4.0 ?

    11 November 2017 |by yez18 | Endüstri 4.0 Tamam. Peki Ya Eğitim 4.0 ? için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    Endüstri 4.0, sessiz devrimi sanayinin… İş yaşamımızı kökünden değiştirecek bu devinim acaba eğitimimizin ne kadar gündeminde?

    “4. Sanayi Devrimi” olarak adlandırılan Endüstri 4.0, dijital fabrikalar ve akıllı teknolojiler ile “insansız üretim” mottosuyla geleceğimize yön veriyor.

    Sanayi devrimlerini kategorize edecek olursak;

    1. Sanayi Devrimi,  buharlı makinaların icadı,
    2. Sanayi Devrimi, elektrik teknolojilerinin mümkün kıldığı seri üretim,
    3. Sanayi Devrimi, bilgisayar, robot-otomasyon sistemleri,
    4. Sanayi Devrimi, yazılımla gelişen akıllı teknolojiler ile insanın “kol gücünü” üretimden eleyen ve makinaların birbiri ile iletişim kurduğu dönem…

     

    1, 2 ve 3. Sanayi devrimlerinin toplumları nasıl derinden etkilediğini, sosyal yaşamlarımıza olumlu ya da olumsuz nasıl yön verdiğini çok iyi biliyoruz. Bazı iş kollarını yok edip yerine yenilerini yaratan, hatta dünya savaşlarına kadar uzanan bir süreçten bahsediyoruz.

    Buharlı makinaların icadıyla başlayan coğrafi keşifler….

    Elektroniğin gelişimi ve seri üretimle artan bir tüketim toplumu ve kapitalizmin sunduğu acımasız iş dünyası…

    Peki çocuklarımız 4. Sanayi devrimine hazır mı?

    Bilgisayarlar internet üzerinden birbirine bağlanacak, akıllı fabrikalar ve evler oluşacak!

    Fabrikalarda belki de tek işçi bile çalışmayacak!

    Bozulan aksamlar kendini insansız olarak onarabilecek!

    Gelecekte şu an bilemediğimiz meslekler oluşacak!

    Dronelar ile uçan arabalar ve şoförsüz araçlar kullanılmaya başlandı bile..

     

    Bugünün ve geleceğin fabrikaları arasındaki farkı “EBSO Sanayi 4.0 raporu” bütün çıplaklığı ile açıklıyor;

    Tablo 1: EBSO Sanayi4.0 Raporu

    PEKİ 21. YÜZYIL ÖĞRENCİLERİ GELECEĞE NE KADAR HAZIR?

    Özellikle Z kuşağı diye adlandırdığımız yeni neslin teknoloji ile yakın arkadaşlığı düşünüldüğünde öğrencilerin öğrenme ve öğretim etkinliklerini bu platformlara taşıması da giderek önem kazanmaktadır. Kodlama derslerinin okul öncesine kadar inmesi bu noktada çocuklarımızın bu çağa yetişmesi için yapılanlardan bir kaçı…

    Tıpkı Stem ve maker hareketi gibi…

    Yeni teknolojiler sayesinde özellikle gençlerimiz arkadaşlıklarını, sevinçlerini, üzüntülerini, problemlerini ve geleceğe ilişkin umutlarını bu platformlarda yaşamaya başladılar. Bu platformlar artık onların yeni yaşam ve kendilerini ifade etme alanları oldu. Fakat yapılan araştırmalar dijital okuryazarlıkta öğrencilerimizin durumunun pek de iç açıcı olmadığını gösteriyor.

    Avrupa Komisyonu’nun 2012 yılında yaptırdığı “Uluslararası Bilgisayar ve Enformasyon Okuryazarlığı Anketi (International Computer and Information Literacy Survey-ICILS)”  21 ülkeden 3300 okulda, 60 bin öğrenci üzerinde uygulandı. Anket, çocukların dijitalleşme sürecine ne kadar hazır olduklarını saptamaya çalışıyor. Veri işlemeye, bilgisayar okuryazarlığına ve buradan çözüm üretmeye, ilgili ülkelerin eğitim sistemlerinde ne kadar önem verildiğine bakıyor.

    Grafikte de görüldüğü üzere bu dijital çağa çocuklarımız pek de hazır değil!

    Endüstri 4.0’ın bizden beklediği teknolojiyi her alanda tasarlayacak, geliştirecek, üretecek ve üretilen teknolojiyi kullanabilecek insan gücünün eğitimi kaçınılmaz bir gerçektir. Endüstri 4.0’ın gerçekleri; üst düzey düşünme becerilerine sahip bireylerdir, bilmenin yetmeyeceği, düşünmenin zorunlu hale geleceği yöntemlerdir. Dünya problemlerini doğru hissedecek ve tanımlayacak (eleştirel düşünme), çözümü için yenilikçi fikirler üretecek (yaratıcı düşünme), çözüm için doğru yöntem ve teknikleri kullanacak (bilimsel ve analitik düşünme) bireylerin her alanda yetiştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu durum okulöncesi, ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim ve yaşam boyu öğretimde olmak üzere çok geniş bir perspektifte birbirleriyle entegre ve etkileşimli olarak düşünülmesi, planlanması, tasarlanması ve uygulanması gereken bir konudur.

    Akademik camia da, hedeflenen kazanımlara ulaşmak amacıyla üniversitelerde eğitim kalitesini arttırmak, öğretmen adaylarını teknoloji ile bütünleştirmek, onlarla inovatif ürünler geliştirmek, dijital okuryazarlığı geliştirmek gibi konularda eğitim araştırmalarına odaklanmak zorundadır.

    Ülkelerin 2012-2016 yılları arası yapay zeka için ayırdıkları yatırım fonların toplamını aşağıdaki grafikte görmekteyiz. ABD’de 2905 şirket toplam 18 milyar $ yatırım alarak bu devrime yine öncü olacak gibi.

     

    Bütün bunların ışığında, tarihi bir dönüm noktasında olan biz eğitimciler, aileler ve okul yöneticilerinin üstüne büyük bir görev düşmektedir.1, 2 ve 3. Sanayi devrimlerini ıskalamış bir ülke olarak genç beyinlerimizi sanayi4.0 çağına hazır yetiştirmeliyiz.

    Soru şu: “ Peki gelecekte insan gücünün yerini nesnelerin interneti, robotlar, yapay zeka ve akıllı makinalar alacaksa işsizlik artmayacak mı?”

     

    *Bu yazı Eğitimde Teknoloji sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Örnek Alınası Finlandiya Eğitim Sisteminin 9 Güzel Yanı

    16 October 2017 |by yez18 | Örnek Alınası Finlandiya Eğitim Sisteminin 9 Güzel Yanı için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    1. Finlandiya’da zorunlu okula başlama yaşı 7

    Yaşları ne olursa olsun, çocuklar okula kendileri yürüyerek ya da bisikletle gidiyor.  Fin kültürü çocukların bağımsız yetişmesini önemsiyor. Çocuklarını okula getirip götüren, ders çalıştıran ebeveynler diye bir şey yok.

     

    2. Fin eğitim müfredatı basit ve genel bir çerçeve tanımlamaktan ibaret

    Öğrenciler, kendi ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda kendi eğitim-öğretim programlarını şekillendirme haklarına sahipler. Öğretmenler de öyle.

     

    3. Finli öğrencilere eğitim hayatlarının ilk altı yılında hiçbir şekilde not verilmiyor

    Sekizinci sınıfın sonuna kadar not verme zorunluluğu yok ve öğrenciler standardize edilmiş bir sınav sistemine tabi değiller. Sadece 16 yaşlarındayken ülke genelinde bir sınava giriyorlar.

     

    4. Öğretmenler gün boyu sınıfta ortalama dört saat ders veriyor

    Haftada iki saati ise mesleki gelişimleri için eğitimlere katılmak için ayırıyorlar. İlk okulda öğrencilerin ders dışı/teneffüs olarak geçirdikleri zaman toplam 75 dakika. Amerika’da bu oran 27 dakikaya kadar düşüyor. Türkiye’de ise ortalama 45 dakika.

     

    5. Tüm öğretmenlerin en az master derecesi var

    Tüm öğretmenlerin en az master derecesi var ve üniversite başarısı en yüksek %10’luk dilim arasından seçiliyorlar. Öğretmenlik toplum gözünde statüsü en yüksek mesleklerden biri. Finlandiya öğretmenleri başarılı – başarısız olarak yargılamayan bir kültüre sahip. Eksikleri bulunan öğretmenlerin, yeni eğitim-öğretim programlarıyla kendilerini geliştirmesinin önü açılıyor. Hiçbir öğretmenin performans nedeniyle işten atılma korkusu yok.

     

    6. Öğrencilere ödev verilmiyor çünkü öğrenmenin yeri okuldur

    Her çocuğa bir birey olarak değer veriliyor. Çocuklardan biri yeterince iyi öğrenemiyorsa öğretmenleri bunu hemen fark ediyor ve çocuğun öğrenme programını onun bireysel ihtiyaçlarına göre düzenliyor. Aynı şey, okula uyum göstermeyen, sıkılan ya da öğrenim durumu programın ilerisinde olan çocuklar için de geçerli. Öğretmenlerin yüksek eğitim düzeyi, çocukların her türlü gelişimini gözlemleyebilmelerini ve esnek çözümler yaratabilmelerinin en önemli nedeni. İstatistiklere göre çocukların ortalama %30’u eğitim hayatlarının ilk dokuz yılında özel programlarla destekleniyor.

     

    7. Fin okullarında spora bol bol yer var

    Fin okullarında spora bol bol yer var ama spor karşılaşmaları yapacak takımlar yok. Rekabet, üstünlük kazanmak Fin kültüründe değer verilen bir şey değil.

     

    8. Finlandiya’da özel okul yok ve eğitim harcamalarının tümü devlet tarafından destekleniyor

    Finlandiya’da okullar birbirleriyle rekabet etmiyor, aksine dayanışıyor. Okulların hemen hemen tümünün başarı düzeyi aynı. Bu yüzden okulun bir diğerine göre ayrıcalığı yok. Eğitim “herkes için eşit imkanlar sağlamak” demek. Eşitlik kavramına olağanüstü değer veriliyor. Tüm çocuklar zeka ve becerileri ne olursa olsun aynı sınıflarda okuyor.

     

    9. Pek çok Avrupa ülkesi ve Amerika’yla karşılaştırıldığında Finlandiya’da eğitime ayrılan bütçenin daha fazlası sınıf ortamına yansıyor

    Çünkü öğretmenler de, yöneticiler de hemen hemen aynı maaşı alıyor. Bu yüzden Finlandiya’da eğitim maliyetleri çok daha düşük. Ancak 15 yıllık kıdemli bir öğretmen ortalama bir üniversite mezunundan daha iyi kazanıyor.

     

    *Bu yazı Onedio sitesinden alınmıştır.

    KEEP READING

    Finlandiya nasıl başardı?

    16 October 2017 |by yez18 | Finlandiya nasıl başardı? için yorumlar kapalı | Fin Eğitim Sistemi | , , ,

    *Selçuk Şirin’in Hürriyet Gazetesinde yayımlanan yazısıdır.

     

    1970’lere kadar bizimle aynı kaderi paylaşan Finlandiya nasıl oldu da bugün bizimkinin 4 katı milli gelir seviyesine ulaştı?

    Petrol, turizm ya da jeopolitik avantajı yok. Bizim kış onların yazı sayılır. Onlar da bizim gibi yeni kentli. 1970’lere kadar bizimle aynı kaderi paylaşan Finlandiya nasıl oldu da bugün bizimkinin 4 katı milli gelir seviyesine ulaştı?

    Yeni ekonominin yıldızı!

    Finlandiya mucizesini anlamak için çok geçmişe gitmeye gerek yok. 1970’lerde ülke teknolojik altyapıya büyük bir yatırım yapma kararı alıyor. İşe üniversite kurarak başlıyorlar. Sadece bir bina iki sıra değil, gerçek manada bilgiye ulaşma özgürlüğü olan ve araştırma yapan üniversite.

    Eğitim ve ARGE olmadan kalkınmayı unutun!

    Finlandiya mucizesinin ikinci etabında eğitim ve ARGE’ye büyük bir kaynak aktarılıyor. Bu etabın bir krizle başlaması bize bir umut vermeli. Finlandiya ekonomisi 1990’ların başında her yıl yüzde 10 küçülürken işsizlik yüzde 20’lere çıkıyor. Krizi Finlandiya tarihinin en genç başbakanı Esko Aho bir fırsata çeviriyor. Benim gibi bir köy çocuğu olan Aho ile İstanbul’da buluştuğumda iki aşamalı bir reform formülü olduğunu anlatmıştı. Tüm bakanlıkların bütçesini keserek devleti küçült. Elde edilen tasarrufu eğitim ve ARGE’ye yatır.

    1970’lerde üniversite ve teknolojiye, 1990’larda eğitim ve ARGE’ye bütçeden aktarılan kaynaklar bakımından Finlandiya dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Ülke milli gelirinin yüzde 3,5’i ARGE’ye harcanıyor (Türkiye’de bu oran yüzde 1’in altında). Sonuç?2000’lerde ülke tüm uluslararası eğitim ölçeklerinde zirveye çıkıyor. Bugün Finlandiya dünyaya eğitim reformu ihraç ediyor.

    ARGE yatırımları da kısa sürede etkisini gösteriyor. 1991’de1000 kişiden sadece 5’i ARGE ‘de çalışırken bu sayı 2003’te 22’ye çıkıyor. Bugün dünyada oransal olarak en çok ARGE çalışanı olan ülke Finlandiya ve bu oran bizim 7 katımız! Melek yatırımcı verileri denklemin diğer tarafını açıklıyor. Dünyada en çok melek yatırımcı, yani girişim fikirlerine sermaye sağlayarak bu fikirlerin yaşama geçirilmelerini sağlayan yatırımcı, çıkaran ekosistem Finlandiya. Hukukun üstünlüğüne dayalı rekabet ve şeffaf iş yapma ortamı, yatırımcı için Finlandiya’yı güvenli bir seçenek yapıyor.

    Toplumsal adalet mihenk taşı!

    Finlandiya’yı diğer zengin ülkelerden ayıran temel özellik ülkenin bu büyük kalkınma mucizesini gerçekleştirirken toplumsal adaletten taviz vermemiş olması. Finlandiyalı çocuklar fen, matematik ve okuma becerilerinde zirvede ama sadece bir grup çalışkan çocuk ya da bir kesimin bol kaynaklı çocuğu bu başarıyı doğurmuyor. Finlandiya iki okul arasındaki başarı farkı en düşük olan ülke aynı zamanda. Finlandiya’da iki okul arasında yüzde 10’dan fazla bir fark yok. Bizde bırakın iki okulu iki koca coğrafi bölge arasında bile fark yüzde 40’lara çıkıyor.

    Finlandiya Türkiye için bir model olabilir mi?

    Türkiye malum 7 yıldır 10 bin dolar kişi başı milli gelire saplanıp kalmış durumda. 3-5 bin dolardan 10 bin dolar seviyesine tarımla, inşaatla çıkmak belki mümkün olabildi ama buradan öteye gitmek için katma değeri yüksek ekonomiye geçmemiz şart. Bunun da yolu eğitime, ARGE’ye yatırımdan geçiyor. Halen eğitim bütçemiz yüzde 3, ARGE harcamamız da yüzde 1’in altında. İlk önce bu oranların değişmesi gerek.

    Bütçeyi aktarmak tek başına çare değil!

    Zira hem eğitime hem ARGE’ye yapılan yatırımların yerinde kullanılması ve adaletli bir şekilde dağıtılması için önce bilgiye ulaşmanın önündeki engellerin kaldırılması ve adaletli bir rekabet ortamının yaratılması gerekiyor. Maalesef Türkiye bu iki alanda da rekabet edebilecek bir konumda değil. Bilgiye özgürce ulaşmada Finlandiya 180 ülke arasında ilk sırada yer alırken biz 154. Sırada yer alıyoruz. Hukukun üstünlüğünde 99 ülke arasında yapılan değerlendirmede Finlandiya ilk 4 içinde yer alırken biz 59. sırada yer alıyoruz.

    Ya yapısal reformları gerçekleştireceğiz ya da dünyadan kopacağız
    Önümüzdeki dönemde eğer gerçekten ilk 10 ekonomi arasına girmek istiyorsak bilgiye ulaşmayı kolaylaştıran, adil rekabet ortamını garanti altına alan düzenlemeleri bir an evvel hayata geçirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde yalnızca kaynak artırımıyla inovasyona dayalı yeni ekonomide rekabet etmemiz söz konusu değil. Var olan ranta dayalı kalkınma modeli ile de bırakın ilk 10 ekonomiyi, ilk 20 ekonomi arasında kalmak bile mümkün olmayacaktır. Türkiye, Finlandiya’nın çeyrek asır önce attığı adımları atacak cesarete sahip midir?

    *Selçuk Şirin’in Hürriyet Gazetesinde yayımlanan yazısıdır.

    KEEP READING
    Toplam 2 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12